Töz
§ 1
Cevher-i ferd’i reddediyoruz. Bölünmez birim, ayrık parça, uzayda yer kaplayan nokta; bu kavrayış maddeyi birimlerin toplamına indirger. Birimler önce, bütün sonra; terimler önce, ilişki sonra. Biz bu kavrayışı reddediyoruz; çünkü ilişki terimlerden önce gelir. Terimler ilişkide belirlenir, ilişki terimlerden türemez. “Önce birimler vardı, sonra bir araya geldiler”; bu formül kronolojik bir sıra varsayar, oysa söz konusu olan kategorik bağımlılıktır. Birim, ancak diğer birimlerle ilişkide “birim”dir; ilişkinin dışında birim yoktur.
§ 2
Parçalar bütünü oluşturmaz; bütün parçaları belirler. Töz, parçalarının toplamına indirgenemez. Sonlu parçalar için geçerli olan ilkeler, bütün olarak töze uygulandığında geçersiz hale gelir. Parça doğar ve ölür; töz doğmaz ve ölmez. Parça değişir; töz değişmez — her değişim tözün içindedir, tözün kendisi değişimin koşuludur. Parça sınırlıdır; töz sınırsızdır — sınır iki şey arasındaki ayrımdır, tözün dışında ikinci bir şey yoktur.
§ 3
Töz süreklidir; ayrıklık tözün belirli bir görünüm biçimidir. “Bölünmez birim” bir soyutlamadır; somut olan sürekliliktir. Ayrık birimler, sürekliliğin belirli koşullarda kristalleşmesidir; kristalleşme gerçektir, ama sürekliliği ortadan kaldırmaz. Nehir damlalardan oluşmaz; damla, nehrin belirli bir momentinin katılaşmasıdır. Ayrıklık görünümdür; süreklilik özdür. “En küçük parça” yoktur; her parça daha küçüğe bölünebilir, bölünme sürekliliğin içinde işler. Sürekliliğin “altında” ayrıklık aramak, öze görünümü dayatmaktır.
§ 4
Madde “ölü” değildir; hareket dışarıdan gelmez. Maddeyi ölü, hareketi dışsal kavramak, doğayı makine olarak görmektir; makine, dışarıdan kurulan ve dışarıdan çalıştırılan bir mekanizmadır. “İlk itici” sorunu buradan doğar: makineyi kim çalıştırdı? Bu soru yanlış konulmuştur; çünkü madde makine değildir. Hareket maddeye dışarıdan eklenmez; hareket, maddenin varoluş biçimidir. Hareketsiz madde düşünülemez; düşünülse bile bu düşünce de bir harekettir. Madde ve hareket ayrılmaz; madde hareketin tözüdür, hareket maddenin varoluşudur.
§ 5
Töz, kendi kendisinin nedenidir. Causa sui: özü varoluşu içeren, var olmak için başka bir şeye muhtaç olmayan. “Madde nasıl var oldu?” sorusu yanlış konulmuştur; bu soru, maddenin “önce” var olmadığını, “sonra” var olduğunu varsayar. Ama “önce” ve “sonra” maddede oluşur; madde zamanda değil, zaman maddededir. Nedensellik maddede işler; madde nedenselliğin koşuludur, nedenselliğin “sonucu” değil.
§ 6
Ezelilik, “sonsuz zaman boyunca var olmak” demek değildir. Bu formülasyon zamanı maddenin dışında bir çerçeve olarak varsayar; madde bu çerçeve “içinde” uzanır. Yanlış. Zaman maddede oluşur; madde zamanda değil. Ezelilik, ontolojik bağımsızlıktır: varlığı için dışsal bir nedene muhtaç olmamak. Töz ezeli değildir çünkü “hep vardı”; töz ezelidir çünkü “var olmamak” töz için kategorik olarak imkânsızdır.
§ 7
Tözün var olmaması, özün varoluşu içermemesi demektir; bu, tözün tanımına aykırıdır. Var olmamak, töz için mantıksal çelişkidir. “Madde yoktu, sonra var oldu” — bu cümle anlamsızdır; çünkü “önce” ve “sonra” maddede oluşur. Maddenin yokluğunda zaman da yoktur; zamansız “önce” olamaz. Töz var’dır; varlık onun özüdür.
§ 8
Heyula: asgari belirlenimli süreklilik, henüz farklılaşmamış potansiyel. Heyula “yokluk” değildir; “her şey olma eğilimi”dir. Belirli bir biçim taşımaz, ama belirlenim eğilimini taşır; aksi halde töz değil boşluk olurdu. Boşluk var olamaz; var olan her şey belirlidir, belirlenimsiz olan var değildir. Heyula, belirlenimsizlik ile belirlilik arasında değil; belirliliğin asgari momentinde durur. Cevher-i ferd ile karıştırılmamalıdır; cevher-i ferd ayrık birim olarak konur, heyula farklılaşmamış sürekliliktir. Cevher-i ferd “bölünemez”; heyula “henüz bölünmemiş” — potansiyel olarak her türlü farklılaşmayı içerir ama aktüel olarak hiçbirini taşımaz.
§ 9
Potansiyel “hiçbir şey” değildir. Potansiyel, aktüelleşme eğilimidir; içerilmiş hareket, henüz açığa çıkmamış enerji. Tohum ağaç değildir, ama ağaç tohumda potansiyel olarak mevcuttur. Heyula her şeyin tohumudur; her belirlenim onda potansiyel olarak vardır. Potansiyelden aktüele geçiş dışarıdan dayatılmaz; potansiyelin kendi mantığından çıkar.
§ 10
Potansiyel aktüelleşmeye eğilimlidir; bu eğilim, dışarıdan eklenmez, potansiyelin kendi yapısından çıkar. Eğilimsiz potansiyel, boşluktur; boşluk var olamaz. Heyula ezelden beri eğilim taşır; bu eğilim, henüz yön almamış ama yönelmeye hazır gerilimdir. Sapma —clinamen— bu gerilimin açığa çıkışıdır; eğilimin yön almasıdır. Sapan bir “şey” yoktur; hareketin kendisi saparak ortaya çıkar. Belirlenimsiz süreklilikten belirli harekete geçiş, dışarıdan değil içeriden gerçekleşir; çünkü süreklilik hiçbir zaman salt belirlenimsiz olmamıştır.
§ 11
Clinamen: sapma, belirlenimsizliğin kendi içinden belirlenime geçişi. Sapan bir “şey” yoktur; hareketin kendisi saparak ortaya çıkar. “Hareket eden bir şey yoktur; hareketin kendisi var olandır” — clinamen de böyle okunmalıdır. Sapma, bir birimin hareketi değil; hareketin kendisinin doğuşudur. Belirlenimsiz süreklilikten belirli harekete geçiş, dışarıdan değil içeriden gerçekleşir.
§ 12
Sapma “özgür irade” değildir. İdealist kavrayış, iradeyi belirlenmemiş, koşulsuz, serbest olarak koyar. Böyle bir irade yoktur; her belirlenim başka belirlenimlerden çıkar. Clinamen, belirlenimsiz bir iradenin keyfi seçimi değil; potansiyelin aktüelleşme zorunluluğudur. Potansiyel aktüelleşmeye “eğilimli”dir; bu eğilim, dışarıdan eklenmez, potansiyelin kendi yapısından çıkar. Sapma zorunludur; zorunlu olan özgür değil, kaçınılmazdır.
§ 13
Belirlenim ilişkiden gelir. “Şu” ancak “bu”ya göre “şu”dur; hiçbir şey kendi başına, yalnızlıkta belirlenemez. Belirlenim yalnızlıkta değil, karşılaşmada ortaya çıkar. A’nın ne olduğu, A’nın B’yle, C’yle, D’yle ilişkisinde belirlenir; bu ilişkilerin dışında A hiçbir şeydir. Clinamen, ilk karşılaşmanın koşuludur; sapma olmadan farklılaşma olmaz, farklılaşma olmadan ilişki olmaz, ilişki olmadan belirlenim olmaz.
§ 14
Her varolan, kendi varlığında sebat etmeye çalışır. Conatus: varlıkta sebat, hareketin kendini sürdürme eğilimi. Ama “eğilim” ve “çalışma” yanıltıcı terimlerdir; sanki bilinçli bir tercih varmış gibi. Değil. Conatus, hareketin tanımıdır; hareket kendini sürdürmezse hareket değildir. Süren hareket var, sürmeyen hareket yok. Conatus bir “değer” değildir, bir “olması gereken” değildir; hareketin ne olduğunun ifadesidir.
§ 15
Clinamen hareketi başlatır; conatus hareketi sürdürür. İkisi aynı hareketin iki momentidir: doğuş ve sebat, başlangıç ve devam. Ama “başlangıç” göreli bir kavramdır; mutlak başlangıç yoktur. Her başlangıç, başka bir hareketin devamıdır; her son, başka bir hareketin başlangıcıdır. Clinamen ve conatus, döngünün içinde işler; döngünün kendisi başlangıçsızdır.
§ 16
Conatus “boş” bir sebat değildir; belirli bir yönde sebattır. Her hareket belirlidir; belirlenimsiz hareket, hareketsizlikten ayırt edilemez. Conatus, hareketin kendi belirleniminde ısrarıdır. Engelle karşılaşır, direnir, dönüşür veya kırılır; ama kırılana kadar sebat eder. Direniş, conatus’un tezahürüdür; engel, conatus’un sınırıdır. Sınır aşılır ya da sınırda kalınır; ama sınır olmadan hareket belirlenmez.
§ 17
Zamansallık nasıl kavranmalıdır? Gündelik bilinç zamanı “akan” bir şey olarak temsil eder: geçmiş “gitti”, gelecek “henüz yok”, yalnızca şimdi “var”. Bu temsil, bilincin kendi konumunu mutlaklaştırmasıdır. “Şimdi” özel bir ontolojik statüye sahip değildir; “şimdi” bir perspektiftir, bilincin kendi konumundan bakışıdır. Her zamansal konum, o konumdaki bilinç için “şimdi”dir; hiçbir “şimdi” diğerlerinden daha gerçek değildir.
§ 18
Zaman akmaz; zaman, yapının kendisidir. Olaylar “önce/sonra” ilişkileriyle dizilir; bu diziliş, olayların “akması” değil, yapının kendisidir. Tüm zamansal konumlar eşit derecede gerçektir; geçmiş “yok olmamış”tır, gelecek “henüz var olmayan” değildir. Geçmiş ve gelecek, şimdi kadar gerçektir; fark ontolojik değil, perspektiftir.
§ 19
Conatus, hareketin zamansal “kalınlığı”dır. Hareket bir noktada değil, bir aralıkta var olur; conatus bu aralığın birliğidir. “Önce” ve “sonra” vardır; conatus, önce ile sonrayı birleştiren sebattır. Zamansal yapının içinden geçen bir çizgi değil hareket; zamansal yapının kendisi harekettir. Hareket ve zaman ayrılmaz; hareket zamanın içeriğidir, zaman hareketin biçimidir.
§ 20
Tözün özünü oluşturan şeylere atribüt denir. Atribüt, tözü dışarıdan niteleyen bir özellik değildir; tözün ne olduğunu ifade eder. Töz sonsuz atribüte sahiptir; biz ikisini biliyoruz: yayılım ve düşünce. Yayılım, uzamsallık ve zamansallığın birliğidir; hareketin “nerede” ve “ne zaman” olduğunu ifade eder. Düşünce, hareketin kendini bilmesidir. Bu ikisi tözün “iki parçası” değildir; aynı tözün iki ifadesidir, iki okumasıdır.
§ 21
Yayılımda olan her şey düşüncede de vardır; düşüncede olan her şey yayılımda da vardır; çünkü ikisi de aynı tözün atribütleridir. Paralelizm: iki atribüt birbirini etkilemez, çünkü ikisi de aynı tözün ifadesidir. Yayılımdaki bir değişim, düşüncedeki bir değişime “neden olmaz”; ikisi aynı değişimin iki görünümüdür. Nedensellik atribütler arasında değil, atribütlerin içinde işler.
§ 22
Düşünce, maddenin “tesadüfi” ürünü değildir. Düşünceyi koşulların şanslı birleşimi olarak kavramak, onu maddenin “dışına” atmaktır; sanki madde “asıl”, düşünce “eklenti”ymiş gibi. Düşünce, maddenin zorunlu atribütüdür; maddenin var olduğu her yerde, potansiyel olarak mevcuttur. Aktüelleşmesi koşullara bağlıdır; ama potansiyeli zorunludur. Madde düşünce olmadan töz olarak var olamaz; düşünce madde olmadan atribüt olarak var olamaz.
§ 23
Bütün olarak alındığında, madde gelişmez: tek bir an için bile tek bir atribütünü kaybetmez, tek bir yeni atribüt de edinmez. Gelişim kategorisi yalnızca sonlu parçalara uygulanabilir; sonsuz töz için “kazanım” ve “kayıp” anlamsızlaşır. Düşünce, maddenin “sonradan edindiği” bir atribüt değildir; ezelden beri maddede potansiyel olarak mevcuttur. Atribütün aktüelleşmesi zaman içinde gerçekleşir; ama atribütün kendisi zamandan önce gelir.
§ 24
Atribüt her yerde mevcuttur; ama atribütün belirli bir biçimde aktüelleşmesi koşulları gerektirir. Düşünce potansiyel olarak her yerdedir; aktüel olarak belirli koşullarda ortaya çıkar. Bu koşullar: toplumsal üretim, dil, kavramsal etkinlik, öz-refleksiyon. Bilinç, düşüncenin aktüelleşmiş halidir; tözün kendini bilmesidir. Töz bilinç aracılığıyla kendini kavrıyor, kendi hareketini biliyor, kendi yapısını anlıyor.
§ 25
“Özgürlük, zorunluluğun kavranmasıdır”; bu formül bir tehlike barındırır. Kavrayış seyirde kalabilir: zorunluluğu gör, kabul et, huzur bul, hiçbir şey değiştirme. Tevekkül, bu tehlikenin adıdır; evrenin zorunluluğunu kavra ve boyun eğ. Bu, conatus’un yarısıdır; sebat var, dönüşüm yok. Kavramak seyretmek değildir; kavramak, dönüştürmenin koşuludur.
§ 26
Kavramak, dönüştürmenin ilk adımıdır; kavramak, dönüştürmenin içindedir. Teori ve pratik ayrılmaz; ayrılırlarsa teori boş kalır, pratik kör kalır. Kavramak ve yapmak aynı hareketin iki momentidir; birini diğerinden ayırmak, hareketi parçalamaktır. Madde kendini biliyor; bilerek kendini değiştiriyor. Düşünce maddenin zorunlu atribütüdür; ama bu atribüt seyirci değil, dönüştürücüdür.
§ 27
Düşüncenin kozmolojik bir işlevi vardır. Madde döngüsel olarak hareket eder; basitlikten karmaşıklığa yükselir, karmaşıklıktan basitliğe çözülür. Düşünce, bu döngünün en karmaşık momentidir; ama yalnızca “sonuç” değil, aynı zamanda “koşul”dur. Düşünce, döngünün kendini bilmesidir; kendini bilen döngü, kendini yönlendirebilen döngüdür. Düşüncenin müdahalesi, döngünün kendi hareketinin bilinçli momentidir.
§ 28
Conatus bilinçsiz sebattır; hareketin kendini sürdürme yapısı. Öz-irade, conatus’un bilinçli momentidir. Hareket kendini biliyor; bilerek sebat ediyor; sebat ederek dönüştürüyor. Öz-irade: dışsal belirlenimlerin olumsuzlanması, öz-hareketin sebatı, zorunluluğun kavranması, zorunluluğun yapılması. Dördü birdir; dördü aynı hareketin momentleridir.
§ 29
“Özgür irade” idealist bir kavramdır; iradenin belirlenmemiş, koşulsuz, serbest olduğunu varsayar. Böyle bir irade yoktur; her irade belirlenmiştir. Öz-irade, belirlenmemiş irade değil; kendi kendini belirleyen iradedir. Dışarıdan belirlenme ile içeriden belirlenme arasındaki fark budur. Dışarıdan belirlenen hareket, mekaniğin hareketidir; içeriden belirlenen hareket, özün hareketidir.
§ 30
En basit ve en karmaşık, birbirini gerektirir. En basit form —farklılaşmamış potansiyel— olmadan en karmaşık —düşünce— için “nereden” sorusu yanıtsız kalır. En karmaşık form olmadan en basit için “nereye” sorusu yanıtsız kalır. Döngü, bu iki ucun birliğidir; hareket, bu iki uç arasındaki gerilimdir.
§ 31
Madde lineer olarak “ilerlemez”; döngüsel olarak hareket eder. Basitlikten karmaşıklığa yükseliş, karmaşıklıktan basitliğe çözülüş: bu, aynı hareketin iki momentidir. Başlangıç yoktur, son yoktur; döngü ezelidir. Her “başlangıç noktası” göreli bir giriştir; mutlak başlangıç, döngüyle çelişir. Gelişimin en yüksek ürünü, çözülme yoluyla en basit formlarına döner; bu şekilde maddenin ezeli büyük dairesine yeniden bağlanır.
§ 32
Madde tek tözdür. Kendi kendisinin nedenidir. Hareket olarak var olur. Düşünce zorunlu atribütüdür. Döngüsel olarak ezelidir. Parçalarının toplamı değildir. İlişkilerden önce gelen birimlerden oluşmaz. Süreklidir, ayrık değil. Potansiyeli aktüeli içerir. Basiti karmaşığı gerektirir. Tözün kavramı budur; bu kavramdan hareketle, dünyanın eleştirisi mümkün olur.

